Tarihin bazı sayfaları mürekkeple değil, gözyaşı ve kanla yazılır. Okurken gözleriniz kelimelere değil, asırlar öncesinden gelen ve ruhunuzu sarsan derin bir hüzne takılır. Kerbela da böyle bir meseledir. Güzel Muhammed’in omuzlarında büyüyen, öpmeye ve koklamaya kıyamadığı reyhanı İmam Hüseyin’in Kerbela çöllerindeki o vakur duruşu, sadece bir hilafet meselesi veya basit bir taht mücadelesi değildir. O gün toprağa düşen kan, insanlık onurunun, teslimiyetin ve sarsılmaz bir imanın en deruni sembolüdür.
“Cedd-i pâkimdir Muhammed eb-i zişânım Ali
Benden eyler ahz-ı âsâr-ı velâyet her velî
Cedd-i pâkimde envâr-ı İlâhî müncelî
Mazhar-ı esrâr-ı esmâ-yı Hudâ’yım öldürün.”
İmam Hüseyin Kerbela topraklarına vardığında “Burası neresidir?” diye sormuş, “Kerbela” cevabını alınca derin bir iç çekerek “Burası keder ve belâ mahallidir” demişti. Daha o an, yaşanacakların adını bizzat koymuştu. Mekke’de, dedesinin hatırasının gölgesinde güven içinde yaşamak varken, o çetin yola çıkmıştı. Amcasının oğlu Abdullah İbn Abbas onu bu yoldan vazgeçirmek için yalvarmış, gözyaşları içinde en azından kadınları ve çocukları götürmemesini söylemişti. Ancak İmam Hüseyin, Harem’in olabileceklere şahit olmasını istemediğini, orada öldürülmektense bu yola çıkmanın daha hayırlı olduğunu belirterek ölüme yürüyeceğini ifade etmişti.
“Kanımı dökmekse ger maksûdunuz nâ-Hakk yere
İrsdir mazlûmen ölmek cümle âl-i Hayder’e
Fikriniz yoksa eziyyetse Peygambere
İşte ben sıbt-i Resûl-i Kibriyâ’yım öldürün.”
Kanaatimizce işte yolun zirvesi olan fakr makamı, tam da burada tecelli etti. Fakr; cebin boş olması, hırkalara bürünmek değil, kalbin dünyevi her şeyden soyunarak yalnızca Hakk’ı giyinmesi, O’na mutlak muhtaçlığını idrak etmesidir. O, canından çok sevdiği ailesini yanına alırken dünyevi her türlü mülkten, rütbeden, makamdan ve dahi kendi benliğinden çoktan soyunmuştu. Dünyayı elinin tersiyle itip, mutlak bir rıza ve teslimiyetle çölün kalbine, yegâne Sevgili olan Rabbine yürüyordu. Onun fakrı, saltanata değil, şehadete duyulan bir iştiyaktı.
“Katlim olmuş bâ’is-i ihyâ-ı şer’i muhterem
Revh u reyhândır ânınçün cânıma tîğ-i sitem
Şerha şerha etseniz â’zâmı asla yuf demem
Ben râzı-yı şi’ve-i hükm-i kazâyım öldürün”
Bizler fütüvveti, yani o emsalsiz yiğitliği, civanmertliği, ruh asaletini ve affediciliği sadece kitaplarından okumadık; Zû Husum Dağı’nın eteklerinde, güneşin adeta tenleri kavurduğu bir anda bizzat İmam Hüseyin’in şahsında gördük. İmam Hüseyin karşısına kendisini esir almak veya öldürmek için dikilen, Hür komutasındaki bin kişilik düşman ordusunu susuzluktan kırılır vaziyette gördüğünde, kalbindeki o nebevi şefkat ve merhamet dalgalandı. Kendi suları son derece kısıtlı olmasına ve adım adım ölüme gittiklerini bilmesine rağmen, yanındakilere düşman askerlerine ve onların yorgun atlarına su dağıtmalarını emretti. Kendi canına kastetmek için yola çıkmış bir orduya, çölün ortasında abıhayat sunmak… İşte fütüvvetin, yani fütüvvet ahlakının zirvesi budur. Düşmanının zafiyetinden faydalanmamak, kin gütmemek, celladına bile insanlığını hatırlatmaktır.
“Gam yemem tîğ-i husûmetle kesilse ellerim
Yerlere Ceyhun gibi aktıkça hûn-i peykerim
Safha-i hâke cemâlullah tahrîr eylerim
Bâtın-i Kur’ân imâm-ı evliyâyım öldürün.”
İmam Hüseyin’in ahlakı öyleydi ki, bu asalet karşısında sarsılan Hür b. Yezit, savaş sabahı içindeki yezitten ve dünyevi rütbelerden sıyrılıp, “Şüphesiz ben, yaptıklarımdan Rabbime tövbe ederek ve nefsimi kötüleyerek, önünde ölmek için sana geldim” diyerek Hür Şehit olacak, o nurlu kervana katılacak ve hakikat uğrunda can verecekti.
Zaman daralıp Aşure sabahı yaklaştığında, çadırlar birbirine yaklaştırılmış, düşman arkadan saldırmasın diye hendekler kazılıp içlerine odunlar doldurulmuştu. O gece, yerlerin ve göklerin dayanamayacağı bir isâr ahlakı yaşandı. İmam Hüseyin, ashabını ve ailesini toplayıp “Gecenin karanlığından faydalanarak gidin, bu ordunun hedefi sadece benim” diyerek onları bıraktı, kendi canını feda ederek onların yaşamasını istedi. Fakat o kutlu kervanın hiçbir neferi, onu meydanda tek başına bırakmayı kabullenmedi ve “ La feta illa Ali, la seyfe illa Zülfikar.” sırrı meydanı kuşattı. Artık hepsi Ali olmuştu. Düşman komutanlarından Şimr, İmam Hüseyin’in yeğeni Abbas ve kardeşlerine kendi hayatlarını kurtaracak bir güvence mektubu getirdiğinde; İmam Ali’nin yiğit evlatları o kâğıdı ellerinin tersiyle itip, “Senin gibi dayı olmaz olsun, Allah sana da emanına da lanet etsin!” diyerek Hakk’a yürüdüler. Maddi hayatlarını, inandıkları o yüce değer uğruna hiç düşünmeden feda ettiler. İsarın, “ben” demeyi unutup, mutlak hakikat uğruna “sen” diyebilmek, bedenden geçip bize ermek sırrını gösterdiler. O gece Hz. Zeynep, yaklaşan bu büyük acının ağırlığıyla hıçkırıklara boğulup bayıldığında, İmam Hüseyin kardeşini teselli etmiş ve düşmanı sevindirecek feryatlardan sakınmasını öğütlemişti. Bu, acının, hüznün ve matemin bile bir vakarla, ilahi rızaya boyun eğerek taşınması gerektiğinin dersiydi.
“Ehl-i beyt’e zûlm Süfyânî’leri şâd eyleyin
Kâ’be’yi vîrân edip de Şâm’ı âbâd eyleyin
Bârigâh-ı Zül-celâl’i mâtem âbâd eyleyin
Ben ki râh-ı Zül-celâl’e reh-nümâyım öldürün”
10 Muharrem sabahı doğduğunda, o yiğitler ölüm korkusuyla titremediler. Aksine, adeta bir düğüne, Sevgili ile vuslata hazırlanır gibi savaş meydanındaki yerlerini aldılar. Düşmanın çirkinliğine karşı, ruhlarının ve bedenlerinin en güzel, en temiz haliyle Hakk’ın huzuruna çıkmak istediler. Fakat çöl merhametsizdi, düşman ise çölden de acımasız. Atılan oklardan biri, İmam Hüseyin’in çadırındaki kundakta yatan küçücük yavrusu Abdullah’a isabet ettiğinde, bir babanın yaşayabileceği en ağır sızı buldu Güzel Hüseyin’i. Kundaktaki bir masumun kanı, yeryüzünün şahit olduğu en büyük zulmün senedi oldu. Susuzluktan takati kesilen oğlu Ali Ekber ile sırt sırta verip düşman ordusunun içine dalarken, İmam Hüseyin aslında tüm insanlığa ebedi bir mesaj bıraktı: Bedenler susuzluktan kırılabilir, kılıçlarla doğranabilir, oklarla parçalanabilir; ama hakikate adanmış, fakr ile arınmış, fütüvvet ile yücelmiş ve isar ile fedakârlığa bürünmüş bir ruh asla teslim alınamaz.
“Katledin ferzend-i ma’sûm-i Nebiyy-i Rahmet’i
Eyleyin sad-çâk tâ mahşer kulûb-i ümmeti
Öldürün şâh-ı şehîdân-ı diyâr-ı gurbeti
İşte ben şâh-ı şehîd-i Kerbelâ’yım öldürün”
Kerbela, bu yüzden sadece Muharrem ayında dökülen bir gözyaşı, siyahlara büründüğümüz bir matem veya tarihi bir anma merasimi değildir. Kerbela, asırlar boyu sönmeyen bir vicdan meşalesidir. İçimizdeki sahte dünyalıkları yakmak, bize kötülük edenlere bile insanlığımızı gösterebilmek, zalimin gücü karşısında mazlumun hakkını savunabilmek ve sevdiklerimiz uğruna canımızdan geçebilmektir. Çölün ortasında İmam Hüseyin’in kanıyla açan hakikat gülü her adımda vicdanlarımıza kutlu bir su taşır. O su, Kerbela’da akıtılmayan ama asırlardır insanlığın gözlerinden süzülen merhamet suyudur.
“Şâmiyan! Ben nûr-i çeşm-i Mustafä’yım öldürün
Öldürün rûh-i Aliyy’ül-Mürtezâ’yım öldürün”
Fakire göre bize düşen, bu fedanın ardındaki o deruni manayı kalbimize nakşetmektir. Çağımızın yezitleşmiş vicdanları, bitmek bilmeyen menfaat savaşları ve bitmeyen hırsları karşısında, içimizde bir yezit kibri mi besliyoruz, yoksa tüm kayıplara, tüm acılara rağmen şefkatle, asaletle, rızayla ve fedakârlıkla dik duran bir Hüseyin onuru mu taşıyoruz? İşte Kerbela’nın bize sorduğu, insanlığımızı sınadığı yegâne soru budur.
Safımız Hüseyin’in safı, cevabımız doğruluk olsun. Doğruluk yolunda Hüseynî olan nice erenlerimizin ruh-ı revanları şad ü handan, menzilleri mübarek olsun.