Bektaşi nefesleri katmanlı anlatım içeren eserlerdir. Hakikatin özü, sembollerin dili yani yol tabiriyle “kuş diliyle” yazıldığından herkes kabına göre alacağını alır bu nefeslerden.
Bu bakış açısıyla olaya bakınca hiçbir şerh hatalı değildir.
Nefesler adeta birer aynadır ve herkes kendi anlayışını görür, kendi zevkince alır.
Bu özellikleri onları zaman karşısında eskimeyen, her çağda topluma dikey giren, muhatabında iz bırakan bir kelâm hâline getirir.
Arapça “kelâm”, KLM harfleriyle yazılır ve etimolojik olarak kelm (yaralamak, tesir etmek, etkilemek) köküyle bağlantılıdır.
Bir söz sizde iz bırakıyorsa kelâm olur.
Bu nefeslerin bazılarında ilk bakışta akla ters gelen sözlerle karşılaşırız ve ister istemez sorgularız.
Akıl dediğimiz yapı esasen beynimize akan veriler arasında bir bağ kurmak ve yorumlamaktan ibarettir. Etimolojik olarak da bu kökene dayanır.
Veri ve bilgi arasında fark vardır: Bilgi test edilmiştir; veri ise bir duyumdur ve doğruluğunu varsayarız.
Nesimi gibi erenler zan üzerinden değil, bilgi üzerine bu bağlantıları kurmaya gayret gösteren kişilerdir.
Nakillerle değil, tecrübeleri neticesinde edindikleri bilgilerle bu bağları kurmuş; dolayısıyla toplumsal hayatta putlaştırılmış birçok yasağı kendi nefislerinde yıkmışlardır.
Dolayısıyla Nesimi’nin “Ar namus şişesini taşa çaldım kime ne?” kelâmı da bu bakış açısıyla değerlendirilirse bambaşka bir kapıyı açar.
Bu ne ahlaksızlık ne de hoyratlıktır; bu bir fenâ hâlidir:
Yani “benliğin arından, nefsin sahte hayâsından, dünya kurallarının şekilciliğinden geçip hakikate çıplak bir özle varma hâlidir.”
Bunu bir zındıklık gibi anlayan yanılır. Burada kastedilen şudur:
Artık O’ndan gizleyecek hiçbir şeyin kalmamıştır. Sen O’nun huzurunda soyunmuşsun; benliğini, günahını, sevabını dahi ortaya koymuşsun.
Hakikat ehli Allah’tan utanmaz; çünkü O’nun her şeyi bildiğini bilir.
Utanacak perde kalmamıştır. Perde kalktıysa mahcubiyet değil, tecelli başlar.
Ruhsati Baba’nın dediği gibi:
Olma utanık, olasın tanık
Uyu uyanık, Allah Allah de
Peki, “Ar namus şişesini taşa çalmak” ne demek?
Fakirin anladığı şudur:
“Ar” = Halkın sana yüklediği “ayıp”
“Namus” = Toplumun sana biçtiği “temizlik”
Ve tüm bunlar nefsin kendine biçtiği vitrinlerdir.
Nesimi bu kelâmıyla şunu söyler:
“Ben bu vitrini kırıyorum artık; kendimi değil, Hakk’ı taşımak istiyorum.”
O yüzden bu söz, zahirde terbiyesizlik gibi görünse de bâtında en derin edep ve teslimiyet makamıdır.
Bu anlayışı biraz daha somutlaştırmak için bazı örneklere de bakabiliriz:
Örneğin kadın saçının “ayıp” sayılması: Oysa saç, insan bedeninin doğal bir parçasıdır. Bu “ayıp” algısı toplumun kültürel yüklemesidir; hakikatte kendi başına bir anlamı yoktur.
Veya sol elle yemek yemenin “ayıp” görülmesi: Aslında bir elin diğerine üstünlüğü yoktur ama bazı şekilci kabuller toplumsal “ayıp” haline gelmiştir.
Bu tür örnekleri çoğaltmak mümkündür:
İnsan hayatında putlaştırılan nice şekilci kural, hakikatin üzerini örten örtülerden ibarettir.
Burada ‘şişe’ tabirinin kullanılması da boşuna değildir; şişe özü hapseden bir kalıptır, bir kabuktur.
Nesimi’nin kelâmı bu kabuğu kırmaya, içindeki hakikî özü serbest bırakmaya işaret eder.
Kırılan şişe değil, insanın benlikten ördüğü kalıplarıdır.
Şekle takılan, manayı ıskalar; manaya eren, şekli aşar.
Aşk olsun