Rabbim! Genişlet göğsümü, kolaylaştır işimi, dilimin bağını çöz ki anlasınlar sözümü…
Din felsefesindeki en ilginç düşüncelerden biri, vahdet-i vücûd / vahdet-i mevcûd diye işaret edilen fikirdir. Buna göre Tanrı, geleneksel ve zahirde kalan din anlayışlarında tasavvur edildiği gibi evrenden bağımsız, dışarıda bir yerde oturan bir figür değildir; evrenin ta kendisidir.
Etrafımızda var olan ve deneyimlediğimiz her şey kara deliklerden insanlara, okyanuslardan bitkilere kadar Tanrı’nın kendisinden ayrı ayrı ürettiği, sonra bir kenara bıraktığı nesneler değil; Onun isim ve sıfatlarının tecellileridir, yani O’ndan bir parçayı, daha doğrusu O’nun bir suretini taşırlar. Bu açıdan bakınca görünen her varlık, Tanrı’nın kendisinden tamamen kopuk değil; O’nunla kaim, O’nunla mevcut bir aynadır.
Bu fikrin doğruluğunu ya da yanlışlığını tartışmak yerine, modern fiziğin tarihinde bu anlayışla kısmen paralellik kurabileceğimiz ilginç bir düşünceden bahsedebiliriz: “Tek elektron evren hipotezi.”
İsterseniz önce okul yıllarına kısa bir dönüş yapalım ve elektronun neden bu kadar özel olduğunu hatırlayalım. O dönemde bize maddenin en küçük yapı taşının atom olduğu öğretilmişti. Atomlar; proton, nötron ve elektronlardan oluşur. Ancak daha sonra bu bilginin son nokta olmadığını öğrendik. Atom altı dünyada sandığımızdan çok daha fazla yapı ve parçacık bulunduğu ortaya çıktı. Örneğin protonlar ve nötronlar tek parçacık değillerdir; kendi içlerinde kuarklar ve bunları birbirine bağlayan gluonlar gibi daha temel bileşenlerden oluşurlar. Atom altı evren, çok sayıda küçük parçacığın etkileşip daha büyük yapılar meydana getirdiği son derece zengin bir alandır.
Bu tablo içinde elektron, proton ve nötrondan ayrılır. Çünkü elektron hiçbir bileşenin birleşmesiyle ortaya çıkmaz; bugünkü bilgimize göre varlığın en temel parçacıklarından biridir. Normal koşullarda her atomun çevresinde en az bir elektron bulunur.
Bir ağacın dallarındaki portakalları düşünelim. İki portakal arasında pek çok fark bulunabilir: çapları, kütleleri, renk tonları, üzerlerindeki küçük çizikler, lekeler… Buna rağmen ikisinin de birer “portakal” olduğu konusunda hiç tereddüt etmeyiz; aynı hakikatin farklı görünüşleri olduklarını biliriz.
Elektronlara geldiğimizde ise dış görünüşteki çeşitliliğe bile yer yoktur. İki elektronu yan yana getirip inceleyebilsek, aralarında tek bir fark bile bulamayız. Çünkü elektronların, portakallar gibi değişip duran nitelikleri yoktur; yalnızca üç temel özelliğe sahiptirler: kütle, elektrik yükü ve spin. Ve bu üçü de evrendeki bütün elektronlarda aynıdır.
Her elektronun kütlesi aynıdır: yaklaşık 0.511 MeV/c². Hepsi aynı büyüklükte eksi yüklüdür. Spinleri de aynıdır; hepsi 1/2 spinline var olur. Biz hangi deney düzeneğini kurarsak kuralım, hangi işareti koymaya çalışırsak çalışalım, bir elektronu diğerinden kalıcı şekilde ayırt edecek bir iz bırakamayız.
Modern fiziğin diliyle konuşursak bunun nedeni şudur: Parçacık dediğimiz şeyler, evreni dolduran alanların içindeki yerel ve güçlü titreşimlerden ibarettir. Aslında “elektron” diye etrafta gezen bağımsız, küçük bilyeler yoktur. Bütün uzayı dolduran alanlar vardır; bu alanlar madde ve enerjiyle etkileşerek belirli noktalarda titreşime geçer. Biz bu lokal titreşimleri, bizim dilimizle “parçacık” diye isimlendiririz.
Elektron, kuantum alanındaki belirli bir titreşimdir. Foton, elektromanyetik alandaki başka bir tür titreşimdir. Yani varlık, özünde alandır; elektron ve foton gibi parçacıklar bu alanın farklı “sesleri”, farklı “notaları” gibidir. Tıpkı aynı sazdan çıkan fakat farklı makamlara bürünen sesler gibi. Bu sebeple, aynı alanın aynı şekilde titreştiği her durumda karşımıza çıkan elektron, diğer bütün elektronlarla ayniyet içindedir.
İşte Wheeler, 1940 yılında bu hakikate bakan çok sıra dışı bir fikir, hipotez dile getirdi. Eski öğrencisi Richard Feynman’ı arayarak, evrendeki tüm elektronların aslında tek bir elektron olabileceğini söyledi. Ona göre bu tek elektron, geçmişten geleceğe tüm evren boyunca, uzay-zaman içinde sürekli ileri geri gidiyor olabilirdi.
Bizim “farklı elektronlar” olarak deneyimlediğimiz şey ise, aslında bu tek elektronun bizim zaman kesitimizden tekrar tekrar geçişi olabilirdi. Yani sanki bir nehir düşünün: Kıvrıla kıvrıla akıyor; biz nehrin yalnızca küçük bir bölümüne bakıyoruz ve o suyun her kıvrımını “farklı su” sanıyoruz. Oysa akan hep aynı su.
Tevhid ehlinin diliyle söyleyecek olursak:
Fizikçi Wheeler, belki farkında olarak belki olmayarak, “Her elektron birdir; çokluk, bizim bakışımızdadır” demeye benzer bir kapıya dayanmıştır.
Tevhid ehlince Tanrı, sonsuz boyutlu bir sonsuzluk olarak tasavvur edilir; varlığı yoktan değil, kendi varlığından yaratmıştır. Bu anlayış, İslâm’dan önceki kadim Türk inançlarında da izleri bulunan bir duyarlılıktır. Kadim Türk’ün tevhide dayanan inancı öylesine köklüdür ki, birçok din ve öğreti içerisinde eriyebilmiş; bu öğretilerin dış kabuklarını benimserken özde kendi tevhid çizgisini koruyabilmiştir. Dolayısıyla başka öğretilerden gelen vahdet yorumları Türk irfanı için hiçbir zaman yadırgatıcı olmamıştır.
Örneğin vahdet-i vücûdun sembol ismi olan Muhyiddin İbnü’l-Arabî, Tanrı’nın birliğini kendi çağının katı yoruma kapalı, zahire mahkûm yaklaşımın hakim olduğu bir ortamda izah ettiği için Arap toplumlarınca çoğu zaman zor kabul görmüştür. O dönem Arap ulemasının önemli bir kısmı Tanrı’nın bir olduğunu kabul etmekte hayli zorlanmış bir tarihsel altyapıdan geldiğinden, “bir”in Tanrı olduğunu idrak edememiştir. Bu nedenle İbnü’l-Arabî’ye, aşağılayıcı bir lakap olan “şeyhü’l-ekfer” (kâfirlerin şeyhi) denmiştir. Oysa aynı İbnü’l-Arabî, Türk geleneğinde “şeyhü’l-ekber” yani en büyük şeyh olarak kabul edilmiş; İslâm düşüncesindeki en yüksek metafizik mertebelerin temsilcisi sayılmıştır
Türklerin ilk dönem Müslümanlığı, çoğu araştırmacının işaret ettiği gibi, kuru ve katı bir “müteşerri İslâm” değil; daha çok Mansurî (Hallâc çizgisinde), sevgi merkezli, vahdet-i vücûdî bir İslâm’dır. Türkler, Araplarla yıllarca savaşmış; fakat bu savaşların sonucunda kılıç zoru ile boyun eğip Müslüman olmamıştır. Horasan erenleri vasıtasıyla, Tanrı korkusundan çok Tanrı sevgisine ve birliğine dayalı bir yorumla İslâm’a girmişlerdir.
Vahdet-i vücûd inancına göre Tanrı, varlığı kendinden yaratmıştır. Yarattıklarında açığa çıkmış, aynı anda onların içinde kendini gizlemiştir. Görünen bütün nesneler, Tanrı’nın görüntüsüdür; her şey bir ayna, yansıyan ise O’dur. Bütün nesnelerde Tanrı’nın sonsuz tınısı, sonsuz “nefesi” vardır. Öyleyse varlık, parça parça, kopuk bir yığın değil; içiçe geçmiş bir bütünlük, tek bir hakikatin farklı perdelere ayrılmış yankısıdır.
Tevhid ehli, daha bilim bu düzeye gelmemişken bile derin tefekkürleriyle her varlığın bir titreşimi olduğunu, bu titreşim oranında bir şuura az ya da çok sahip bulunduğunu sezmişti. Onlara göre bütün kâinat bir özden gelir; her şey o özün farklı yoğunluklarda tecellisidir. Bugün modern fiziğin “alan”, “titreşim”, “enerji paketi” dediği dil, tevhid ehlinin “nefes”, “sada”, “tecelli” dediği alana çok yakından temas eder.
Tek elektron hipotezi, işte bu noktada bize hem bilimsel hem de sembolik bir kapı aralar. Wheeler’ın ortaya attığı bu sıra dışı fikir, atom fiziğinden kara deliklere, kuantum mekaniğinden görelilik kuramına kadar hemen her alanda sözü geçen bir bilge aklın ürünüdür. Hipotezin söylediği şudur: Evrendeki bütün elektronlar birbirinin tıpatıp aynısıdır, aralarında hiçbir fark yoktur. Bu durumda evrende gördüğümüz tüm elektronların aslında tek bir elektron olması mümkün müdür? Eğer böyle ise, hepimiz birbirimize ve evrendeki tüm varlıklara derinden ve kökten bağlı olabilir miyiz?
Hakikat erenleri, Wheeler’dan çok önce, başka bir dille şunu söylemişlerdi:
“Âlem birdir; çokluk gözün yanılmasıdır.”
Günlük hayatımıza bakalım. Bir çocuk düşer, bir araba başka bir araca veya bir hayvana çarpar; biz bu olaya yalnızca uzaktan şahit olsak bile, refleks olarak ellerimizi başımıza götürürüz. Sanki sarsılan kemik bizim kemiğimiz, acıyan baş bizim başımızmış gibi…
Görüş alanımızın dışında birisi, arkamızdan uzun uzun bize baksa, bir süre sonra içimize tuhaf bir ürperti düşer; “Birisi bana bakıyor” diye hissederiz. Yolda yürürken bir dost aklımıza gelir, “Ne yapıyor acaba?” diye geçiririz; birkaç saniye sonra telefonumuz çalar, arayan odur. Bunların hepsini tek tek “tesadüf” diye geçiştirebiliriz belki, ama hepimiz bu tür olayları tesadüfe sığmayacak kadar çok kez yaşamışızdır.
İşte tevhid ehli , bu görünmeyen bağlara “tesadüf” demez; gönül bağı, rabıta, aynı hakikatin yankısı veya tevafuk der. Modern bilim ise başka bir dille, başka kavramlarla şunu söyler:
Varlık, parçalı gibi görünse de özünde alanlar, titreşimler ve derin bir bütünlük içindedir.
Biz de bu iki dili yan yana getirip şöyle diyebiliriz:
Elektronların dünyasında her şey aynı alanın titreşimi,
Gönüllerin dünyasında her şey aynı “Elest” nefesinin yankısıdır.
Görünmeyen bağlarla birbirimize bağlıyız. Bilim, bize bu bağın fiziksel yüzünü gösteriyor; tevhid temelli tasavvuf ise aynı bağın batınî ve ruhani yüzünü. İkisi de, farklı dillerle, aynı hakikatin etrafında dönüyor olabilir.
Enfusta da, afakta da, sükûnda ve harekette zikreden O’dur; ve hakiki manada bir sükûn yoktur.
İnnâ nahnu nezzelnez zikre ve innâ lehu le hâfizûn
Hicr Suresi 9. Ayet
Şüphesiz Biz her yerden zikrimizi sunarız ve her şeyi onunla koruruz.
veya
Şüphe yok o zikri biz indirdik biz, her halde biz onu muhafaza da edeceğiz
Zikir kelimesi okumuş olduğumuz çoğu modern meâlde doğrudan “Kur’ân” şeklinde çevrilse de, geleneksel meâl üslubunun önde gelen isimlerinden olan Elmalılı Hamdi Yazır, bu kelimeyi mushaf metninin yerine koymayı doğru bulmamış ve “zikir” lafzını olduğu gibi korumuştur. Günümüz meâlcilerinden İsmail Dinçer de aynı duyarlılıkla, zikir kelimesini metnin özgün bağlamı içinde muhafaza eder.
Zikir kelimesi sadece Mushaf metniyle sınırlandırıldığında, ayetin “korunmuşluk” vurgusu elbette kabul edilebilir; ancak bu yaklaşım, tarih boyunca ortaya çıkan nüsha farklılıklarını, kıraat ayrılıklarını ve metin standardizasyon süreçlerini hatıra getirir. Böyle bakıldığında ayet, metinsel tartışmalara açık hale gelir ve konu bitmek bilmeyen bir polemik alanına dönüşebilir.
Fakat zikir kelimesi daha geniş bir anlamda ele alınırsa yani ilahî titreşim, varlığı ayakta tutan kesintisiz akış, nefes, devran ve kuantum alanlarıyla uyumlu ilahî rezonans olarak yorumlanırsa ayetin büyüklüğü zarar görmez; aksine çok daha geniş ve kuşatıcı bir anlam kazanır. Bu durumda zikir, varlığın ontolojik frekansı; Kur’an ise bu frekansın kelimesel formu olarak anlaşılır.
Böyle bir bakışla kelime düzeyindeki nüsha farklılıkları ya da kıraat ayrılıkları, zikir dediğimiz ilahî akışın korunmuşluğunu etkilemez. Çünkü korunmuş olan şey metnin insan eliyle yazılmış biçimi değil; varlığın her anında tecelli eden o ilahî titreşimdir. Varlık o titreşimle kaim olduğu için, o hakikat asla bozulmaz ve değişmez.
Doğrusunu O bilir…
Aşk olsun…