Bektaşilikte Devir , Ruh Göçü İnancı
Ozan ( Kemal) İşleten
Bir can öte aleme gittiğinde bir Bektaşi’nin ağzından mutlaka “Devri Asan Olsun”, “Hakk’a Yürüyen Ruhu Mutlu ve Sevinçli Olsun” gibi sözler duymuşsunuzdur.
Bu sözlerin manasını hiç düşündünüz mü?
Bu sözlerin arkasında Bektaşilikteki “Devir” veya “Devriye” inancı yatmaktadır. İlerleyen satırlarda detaylı anlatılacaktır ancak hemen önden belirtelim ki devriye reenkarnasyon değildir. Ruhun hangi alemde ve ne zaman tekrar zuhur edeceği belirsizdir.
ISRA 85
Sana ruh hakkında soru soruyorlar. De ki: “Ruh, Rabbimin bileceği bir şeydir. Size pek az ilim verilmiştir.”[1]
veya
“Sana Ruh hakkında soruyorlar. De ki: Ruh Rabbimin işleyişidir ve o ilim hakkında sizler çok az şey bilirsiniz.”[2]
Devir ya da devriye, maddî olarak görünen aleme düşen canlının önce cemad/cansIız, sonra bitki, sonra hayvan ve en sonunda insan şeklinde görünüşüdür. Yani yukarı seviyeye doğru bir ruh göçü söz konusudur.
Ruh filozoflarca bir kimsenin tinsel etkinliğinin ve çok çeşitli bilinç hallerinin merkezi, o kişinin benliğini meydana getiren entelektüel yetilerinin tümü veya bedeni harekete geçiren aktif ilke, pasif ve cansız olan beden üzerinde bulunan güç olarak tanımlanmıştır. [3]
Bektaşi inancına göre beşer, insanı kâmil olana kadar Hakk’a yürümez. Hakikat kapısından geçen ve dünyadaki devrini tamamlayarak kâmil insan olabilen kişi Hakk’a yürür ve özüne geri döner.
Bektaşi okulunun eğitim sisteminde hakikat kapısından geçmek için sırası ile şeriat,tarikat ve marifet kapılarından geçmek gerekir.
İnanca göre saflaşıp dönememiş her can tekrar tekrar bu süreci tamamlayana kadar dünyaya geri gelecektir.
Bektaşi edebiyatında devriye inancına ait yüzlerce örmek çıkarmak mümkündür.
Pir Sultan Abdal
“Ben Musa’yım sen Firavun
İkrarsız Şeytandır lain
Üçüncü ölmem bu hain
Pir Sultan ölür dirilir “
derken ,
Yunus Emre
“Her dem yeni dirlikte, bizden kim usanası.” , “Ölürse ten ölür, canlar ölesi değil”
derken hep bu inancı işlemişlerdir.
Turgut Koca Halife Baba’ya ait
Yakup geldim beni derde kattılar
Sevdiğmi kuyulara attılar
Yusuf oldum bezirgana sattılar
Mısır diyarıda Kenan idim ben
….
Dünya ukba gaib şuhud olmuşum
Vacibü’l-vücudum mevcut olmuşum
Şimdi Kâzım oğlu Turgut olmuşum
Ruh-i revan-ı şad-u handan idim ben [4]
gibi Devriye tarzı nefesler ise seyri sülük içindeki aşamaları anlatır gözüktüğünden bu konu ile karıştırılmamalıdır.
Her ne kadar bu inanç günümüzde uzak doğu inanç sistemlerinin etkisiyle gündeme gelse de devriye inancının izlerini antik Yunan’da Pisagor, Platon ve Sokrates’in felsefesinde, Mısır, Kelt, Maya, İnka ve Türk uygarlıklarında sürmek mümkündür.
Pisagorculara göre Ruh, beden ile ilişkisinde bu dünyada yaptığı iyilik ya da kötülüklere bağlı olarak tanrısal alana yükselinceye dek bir doğuş çemberinin içerisinde olur. İnsan öldükten sonra değer bakımından kendisinden daha aşağı ya da daha yüksek varlıklara göç eder.[5]
Birçok eski kaynak Pisagor’un eski yaşamlarını hatırlayabildiğinden bahsetmektedir.
Müslümanlık öncesi Türk inanışında da yeniden doğuşa inanılmaktadır. Uygurlar, tekrar doğma olgusuna sansar veya sangsar demektedirler, ruhların dönüşümü sistemi de “Sansar Çarkı” olarak adlandırılır.
Uygur fresklerinde elinde sansar tutan pars postu giymiş alpler gözükür. Sansar yeniden doğuşu ve ata ruhlarını temsil eden bir sembol olarak Türk ikonografisinde yerini almıştır.
Hint Budizm’inde bu kavram “samsara” olarak anılır.
Yakut Türkleri de insanın üç veya yedi “can”ı olduğuna inanırlar. Bu canlar aynı zamanda dünyada bulunabileceği gibi, farklı zamanlarda da dünyada bulunabilirler.[6] Ölüler, bir süre sonra, yeryüzünde tekrar doğabilirler.
Çocukluğumuzda sıkça söylediğimiz “Allah’ın hakkı üçtür” sözünün kökü bu çok eski inanca dayanmaktadır.
Taoizm’in kutsal kitaplarından Chuang Tzu’da “Doğum başlangıç değildir, ölüm de son değildir. Var oluş sınırsız, sonsuzdur; bir başlangıç noktası olmayan süreklilik söz konusudur. Sınırı olmayan var oluş uzaydır. Başlangıç noktası olmayan süreklilik zamandır. Doğum da vardır, ölüm de; biri dışarı doğru olan sonuçtur, diğeri içeriye doğru olan sonuçtur. Böylece, biçimini görmeksizin, ‘İlahî Olanın Kapısı’ndan bir içeri bir dışarı geçilir.”[7] der.
Bu inanç kimi kültürlerde yanlış anlaşılmış veya her inançta olduğu gibi bozulmalara uğramıştır. Örneğin Mısır aristokratları aynı bedenle geri dönüleceğine inandıklarından bedenin bozulmamasına önem verilmiş ve mumyalama işlemi gerçekleştirilmiştir.
Mutasavvıflar, varlığın bölünmez bir bütün olduğu anlayışını temel alarak yaratılış hakkındaki görüşlerini geliştirmişlerdir. Onlara göre mutlak varlıktan tecelli yoluyla ayrılan her şey, bir dizi dönüşüm aşamasından geçerek en aşağı mertebe olan madde seviyesine iner. Ardından yeniden yükselişe geçer, çeşitli basamaklardan geçtikten sonra da asıl kaynağına döner. Başka bir ifadeyle, ilahi nurun madde âlemine inişi önce cansız varlıklar şeklinde tezahür eder; ardından bitki âlemine, sonra hayvanlara ve nihayetinde insana bürünerek kemalini bulur.
Hemen belirtelim ki geleneksel İslam inancında devriye, ruh göçü meselesi kabul görmemiştir. Hatta İsmail Maşuki gibi hakikat erenlerinin “Ruh ölmez, bir bedenden diğerine geçer…” şeklinde ifadeleri şeriat mahkemelerine konu olmuş ve vahdet-i vücud / mevcut noktasında değerlendirilebilecek bir takım yaklaşımlarıyla birlikte katline bahane edilmiştir.
Bununla birlikte kutsal metinlerde bu inanca ait verilere ulaşmak mümkündür.
Kutsal metinlerdeki konular ile ilgili ayetlere geçmeden önce mevcut bilgilerimiz ile biraz tefekkür edelim.
Yaygın inanca göre yer yüzü bir sınavdır, Tanrı sınavı geçen kullarını cennete koyar geçemeyenleri de cehenneme. Bize hep böyle anlatılmıştır.
Peki böyle bir sınav varsa şartlar adil midir? İçine doğduğunuz coğrafya, aile ve hatta yaşam süreniz varsa bir sınav etki etmez mi? Sahi birkaç yaşında ölen bir çocuk yerleşik inanca göre doğrudan cennete giderken seksen yaşındaki nineyi düşünelim… Çocuk neye göre sınavı geçti nine neden bu kadar uzun bir sınav vermek zorunda kaldı?
Tanrı şüphesiz adildir. Mesele şudur ki anlatılanın aksine yaşam bir ömre sığmayacak kadar uzundur.
Peki bu inanç İslam dini ile uyumlu mudur? Evet Kuran’da ruh göçünü tarif eden birçok ayet mevcuttur ancak bu metinleri anlamak için Arapça bilmek değil doğru açıdan bakmayı bilmek gerekir.
Bakara Suresi 28. ayet “Allah’a nasıl nankörlük ediyorsunuz/Allah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz?! Siz ölülerdiniz, O sizi diriltti. Sizi yine öldürecek ve sonra diriltecektir. Nihayet O’na döndürüleceksiniz.” [8]
Düşünelim yüzeysel yorumlarda doğuş, ölüm ve cennet/cehennem hayatı ile açıklanan bu ayette neden yarattı değil de diriltti denmiştir?
Kast olunan ilk yaratılış olsa idi “sizi yarattık” ifadesi kullanılması gerekirdi. Nitekim Lokman Suresi 28. Ayet “Sizin yaratılmanız da diriltilmeniz de bir tek canlınınki gibidir. Allah Semî’dir, Basîr’dir. ”[9] ifadesi ile yaratılmanın ve diriltilmenin ayrı kavramlar olduğunu belirtmektedir.
Bakara Suresi 56. Ayet “Sonra ölümünüzün ardından sizi dirilttik ki, şükredebilesiniz”[10] diyor.
Düşünelim sınavı geçenleri anlıyoruz da geçemeyenler neye şükrediyorlar?
Duhan Suresi 8 Ayet “Tanrı yoktur O’ndan başka! Diriltir ve öldürür. Sizin de Rabbinizdir O, önceki atalarınızın da Rabbidir,”[11] diyor.
Düşünelim atalarımız zaten geçmişte yaşamız soyumuzdur neden kutsal metinde ayrıca geçmiş ifadesi kullanılmıştır?
İslam Ansiklopedisine göre Rab kelimesinin sözlük anlamı “bir şeyi yetkinlik noktasına varıncaya kadar kademe kademe inşa edip geliştirmek”[12] buradan hareketle terbiye edici / ıslah edici efendi manası yüklenmiştir.
Düşünelim burada Rab sözünün kullanılmasındaki kasıt insanı kâmil yolundaki tekamül sürecine vurgu yapmak olabilir mi?
Rum Suresi 11. ayet “Allah yaratışa başlar, sonra onu varlık alanından çekip tekrar yaratır. En sonunda O’na döndürülürsünüz”[13]
Zumer Suresi 42 ayet “Allah, canları, ölümleri sırasında alır, ölmeyenleri de uykuları sırasında. Sonra, haklarında ölüm hükmü verdiklerini alıkoyar; ötekileri, belirlenen bir süreye kadar salıverir. Bunda, iyice düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.”[14]
Düşünelim “Ölmeyenin uykuda canını alır” ne demek? Tanrı kimleri tutar, kimleri salıverir? Birisi neden ölmesinde Tanrı uykuda canını alsın? Buradaki uyku nedir?
Mutasavvıflar dünyayı rüya alemine benzetmişlerdir yani uykudan kasıt zan alemindeki yaşamdır. Tekamülünü tamamlayan tutularak Hakk’a kavuşacak diğerleri ise tekamüllerini devam ettirmek ve yeniden doğmak üzere tekrar salınacaklardır.
Nisa Suresi 54. Ayet “Ayetlerimizi inkâr edenleri yakında bir ateşe yaslayacağız. Derileri piştikçe, azabı tatsınlar diye, derilerini öncekinden başka derilerle değiştireceğiz. Allah Azîz ve Hakîm’dir.”[15]
Düşünelim iyiliklerin kaynağı Tanrı yarattıklarına işkence mi edecektir? Öyle ise burada neden “öncekinden başka deriler” ifadesi kullanılmıştır?
Burada kastedilen yaşam boyunca hata yaptıkça duyacağımız huzursuzluk ve vicdan azabı gibi duyguların yanı sıra “öncekinden başka deriler” ifadesinden hareketle başka beden ve şartlar da saflaşana kadar tekrar tekrar aynı süreci yaşayacağımız olabilir mi?
Bu konuya işaret eden daha birçok ayet vardır. Ancak noktayı Vakıa Suresi 61. Ayet ile koyalım “Yerinize diğer benzerlerinizi getireceğiz ve sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden oluşturacağız..”[16]
Düşünelim “benzerlerinizi yerinize getireceğiz” “sizi bilmediğiniz şekilde yeniden oluşturacağız” ifadeleri ile ne anlatılmaktadır?
Bunca Ayete rağmen bu inanca karşı duran aynı tornadan çıktığı için aynı şeyi tekrar eden farklı açılardan bakma yetisini kaybetmiş yerleşik inancın öne sürdüğü tek bir ayet vardır.
Mü’minun Suresi 99ve 100. Ayetler. “Sonunda onlardan birine ölüm geldiğinde şöyle der: “Rabbim, beni geri döndürün; Döndürün ki, o arkada bıraktığım yerde iyi bir iş yapayım.” Hayır, bir kelime ki bu, o söyler onu. Ötelerinde, dirilecekleri güne kadar bir berzah vardır.”[17]
Şimdi yazının başında bahsettiğimiz aynı bedende canlanmak için cesetlerini mumyalatan Mısır aristokratlarını düşünelim. Vakıa Suresi 61. Ayette geçen “sizi bilmediğiniz şekilde” ve Nisa Suresi 54. Ayette geçen “derilerini öncekinden başka derilerle değiştireceğiz” ifadelerini hatırlayalım.
Tüm canlılar gibi beşer de ölümü istemez, ölümden korkar ve mevcut durumunu muhafaza etmek ister. Geride bıraktığı hayatta alışkanlıkları, sevdikleri, kazanımları ve ulaşmak , görmek istediği yarım kalan işleri vardır. “arkada bıraktığım yerde” sözleri ile bu gerçek “berzah (perde) sözü ile de bu iki yaşam arasındaki perde ifade edilmektedir.
Bu ayette aynı beden, sosyal ilişkiler ve kimlik ile tekrar hayata dönülmeyeceği anlatılmıştır. Bu neden ile bilmediğimiz bir şekilde ve yeni bir surette (başka deriler ile) tekrar hayat buluruz.
Devriye inancı, özünde insanın gündelik hayatta hiçbir varlığı yargılamamasını ve suçlamamasını öğütler; varsa eleştiriler yalnızca davranış ve eylemlere yönelir. Bu öğreti, “öteki” olarak gördüğün kişinin bir başka zamanda sen olabileceğin gerçeğini hatırlatır. Böylece hayatın tümü, aşkın olana yaklaşma yolunda kutsal bir vazife gibi değerlendirilir. Bu anlayışa göre, eksik kalan veya tamamlanamayan dersler bir sonraki varoluşta telafi edilecektir; bu da varlığın ölümsüzlüğünü gündelik hayatın içinde gözle görülür bir gerçeklik haline getirir. Bu sebepledir ki, Bektaşi geleneğinde tıpkı diğer batıni inançlarda olduğu gibi şiddet, yargılayıcı tutum ve katı sınıflandırmalar kök salacak bir zemin bulamaz.
Neden bu konunun üzerinde bu kadar uzun durduk, çünkü burası amiyane tabirle zurnanın zırt dediği yerdir.
Huzura, para ile, şan ile şöhret ile güç zannettiğimiz şeyler ile kavuşamayız. Bunların hepsine sahip ancak huzuru olmayan, kendi ve çevresi ile kavgalı birçok zengin, birçok ünlü ya da ağzından çıkan kural olan yönetici ile hepimiz karşılaşmışızdır.
Gerçek huzuru bulacağımız dem hakikat kapısından geçerek Hak ile bir olacağımız dünya üzerindeki kısa bir süre ve aslımızın bağrına döndüğümüzde tadacağımız sonsuz huzurdur.
Bu kapıdan geçebilmek için de öfkemizden, hırslarımızdan, kusur görme alışkanlıklarımızdan ve en önemlisi kibir duygusundan arınmamız ve gerçek huzura, dinginliğe ancak böyle ulaşabileceğimizi anlamız gerekir.
Bu yolculukta da birbirimize ayna olmak bu süreci kısaltmanın yoludur. Unutmayalım ki en ehil cerrah bile kendi kalp ameliyatını yapamaz, yüzümüzdeki bir lekeyi ayna marifeti olmadan görmemiz neredeyse imkansızdır.
Eğer anlar isek gelen de giden de O’dur … Doğrusunu Hakk bilir.
Aşk olsun …
[1] Diyanet İşleri Meali
[2] Tevhidi Kuran Meali – İsmail Dinçer
[3] Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yayınları, İstanbul, 1999, s.737
[4] Şevki Koca Es Seyid Halife Koca Turgut Baba Divânı Nazenin Kültür Yayınları s.50-57
[5] Barış Çokaz Antik Yunan’da Ruh Göçü :Reenkarnasyon
[6] Caner Işık Halk İnançlarında Kalıp Değiştirme, Ruh Göçü
[7] Zhuang Zi , 23 – https://tr.wikipedia.org/wiki/Reenkarnasyon
[8] Kuran-ı Kerim Yaşar Nuri Öztürk Meali Bakara Suresi 28. ayet
[9] Kuran-ı Kerim Lokman Suresi 28. Ayet Yaşar Nuri Öztürk Meali
[10] Kuran-ı Kerim Bakara Suresi 56. Ayet Yaşar Nuri Öztürk Meali
[11] Kuran-ı Kerim Duhan Suresi 8. Ayet Yaşar nuri Öztürk Meali
[12] İslam Ansiklobedisi Rab maddesi https://islamansiklopedisi.org.tr/rab
[13] Kuran-ı Kerim Rum Suresi 11. Ayet Yaşar Nuri Öztürk Meali
[14] Kuran-ı Kerim Zumer Suresi 42. Ayet Yaşar Nuri Öztürk Meali
[15] Kuran-ı Kerim nisa Suresi 52. Ayet Yaşar Nuri Öztürk Meali
[16] Kuran-ı Kerim Vakıa Suresi 61. Ayet Yaşar Nuri Öztürk Meali
[17] Kuran-ı Kerim Mü’minun Suresi 99-100 Ayetler Yaşar Nuri Öztürk Meali